2 Şubat Salı gecesi 6. sezonu başlayan Lost'u Türkiye'de Çarşamba gecesi izleme şansı yakaladık... hemen öncesinde eski bölümlerden derlenmiş s06e00 sonrası 1,5 saatlik ilk iki bölüm sonrasında 4. sezon final bölümünde ne kadar sinirlendiğimi hatırladım. Çünkü 6. sezon açılışı da oldukça kafa bulandırıcı yeni sorularla başladı. 5. sezonda biraz sorulara cevap bulmaya başlamışken, son sezonun sorularla başlaması hoş oldu (!) tabii... bu sezonu da 18 bölümde bitirecekler. Yani iki baştan iki de sondan dersek bu işkence/eğlence/merak/heyecan 16 hafta sonra bitecek. Lost biterken de True Blood yeni sezon başlar, Lost'u unuturum o da ayrı :)
Dizi üzerine değil de daha çok dizi izleyenlerin kendi aralarında yarattıları dil ve ilişki ilgi çekici. Sosyal sigara ve alkol tüketimi gibi, Lost ya da benzeri dizileri internet üzerinden takip etmek, paylaşmak, üzerine yorum yapmak, bir çeşit sosyal paylaşım. Lost izlemek, lost izlememek... kendi içinde bir duruş göstergesi olarak bile algılanabilir diye düşünüyorum. Lost izlemeyi tercih etmemek ise oldukça eleştirel bir duruş... ben izleyip eleştiren kendi ile dalga geçen kategorisinde sıkışıp kalıyorum :) Lost gibi bir diziye belli bir mesefa durmaya çalışanların yanında bir de dünyadan bir haber olma hali var... o ise bu yazının konusu değil.
Uzun lafın kısası, Lost ve türevi dizilerin takipçisi olmak, teknoloji ile her yanı örülmüş hayatlarımızda kendimize yarattığımız yeni kimliklerin birer izdüşümü mü acaba? greys anatomy ya da house izleyenler, office takipçileri, 30 rock tutkunları... ağır lost fanatikleri vb. sosyamat.com sayfasında kendinizi tanımlama biçimi (hala var di mi o site :) )
neyse ben şimdi bir kaç bölüm Arrested Development izleyeceğim. Muzocan'ın tavsiyesiyle hastası olunmuş bu dizi hakkında da bi kaç kelam edesim var, ancak ilk sezonun ortalarına gelince...
(bloguma daha çok sahip çıkmaya başlıyorum... o ayrı bir heves... devamını getirebilmek umuduyla... bu gecelik bu kadar...)
03 Şubat 2010 Çarşamba
11 Ocak 2010 Pazartesi
şu an çeviri yapıyor olmam lazım...
ama ben oturmuş, onun yerine uzun zamandır vakit ayıramadığım bloguma iki satır yazmayı tercih ediyorum. Artık bu blog işine gerçekten değer vermem lazım. Bu nedenle açılışı tezimden bir bölümü genişletilmiş bir bölümünü ekleyerek başlamaya karar verdim. Bu yazı ayrıca Rh + Sanart dergisinde de yayımlandı. 2009 Aralık sayısındaki yazı şöyleydi:
Türkiye’de Kültür Politikaları
İnsanoğlu, sadece ekonomik değil, sosyal de bir varlıktır. Yarattığı kültür, yaşadığı alan, tükettiği ürünlerin hepsinin bir eğilimi vardır. Ancak bu eğilimler kültürler arasında farklılaştığı gibi, koşullara bağlı olarak aynı kültür içinde de farklılık gösterir. İnsan hakları beyannamesince her bireyin eşit olduğu gerekçesiyle, her olanağa eşit uzaklıkta olması gerekir. Bu nedenledir ki, kültürel yapıyı oluşturan eğitim, sosyal, sağlık, sanat ve kültür faaliyetlerine her bireyin erişebilme olanağını sağlamak devletin görevidir. İmkânların sağlanması için kültür politikaları geliştirilmesi gerektiği anlayışı 1960’larda UNESCO tarafından ortaya konmuştur. Kültür politikaları, kalkınma politikalarının ayrılmaz bir parçasıdır. Sosyal bilimcilerin belirttiği üzere, kalkınma sadece ekonomik değil, kültüreldir de. Bu konu, Türkiye’de 1990’larda daha sık tartışılır olmuştur. Ancak bu tartışmanın artışından önce de, 1963 yılından bu yana, Beş Yıllık Kalkınma Planları dahilinde, gelir dağılımının adaleti, sosyal güvenlik, nüfus artışı, içgöç ve kentleşme, eğitim, sağlık, konut, çevre ve doğrudan kültürel kalkınma gibi konuları, ana hedefler arasında ayrıntılı olarak ele alınmıştır (1).
Kültür politikaları kavramı bireylerin, sadece ekonomik, sağlık, barınma koşulları değil, kültürel anlamda da belli bir kalkınmışlık noktasına getirilebilmesi için kurgulanmış politikalar kültürel politikalar kapsamına girmektedir. Her bireyin eşit hakları olduğu savından yola çıkılırsa, kültür politikaları kalkınma politikalarından bağımsız düşünülemez. Kültürel ihtiyaçlar, belli seçkin zümrelerin sahip olabileceği, lüks olmamalıdır. Oya Baydar, İKSV’nin düzenlediği festivaller hakkında, basında sert bir eleştiri yazısı yazar: “festivallerin ‘halka kapalı’ olduğunu söyler. Şüphesiz “ne gösterilerin yapılacağı yerlerin kapısında, ne davetiyelerin veya biletlerin üzerinde ‘halk giremez’ yazmamaktadır, fakat artık, toplumun farklı kesimleri arasında yükselen duvarlar “görünmez camlardan” yapılmaktadır. “Kim bir bilete aylarca öncesinden bin lira, hatta 200 lira ayırabilir? diye sorar Baydar. “İki yüz lira bir Orta Anadolu köylüsünün aylık geliridir.” (2)
Sanatın ve kültürel faaliyetlerin devlet eliyle şekillendirme ve destekleme fikri, Nazi ve Rus yönetimlerinin manipülasyonu kültür politikaları tartışmasında ilk akla gelen konu olmuştur. Sanatın ve sanatçının halka bütünleşmesi noktasında, devletin desteği ve sağladığı imkânların yanlı olması ihtimali, bahsi geçen kalkınma amacına ters düşmektedir. Bu noktada, 24 Ağustos – 2 Eylül 1970 yılında gerçekleştirilen Venedik konferansı çerçevesinde devletin sanatçının yeteneklerini geliştirmesi ve uygulaması için katkıda bulunması, kültürel faaliyetlerin sürekliliği için sivil toplumun sürece dahil edilmesini sağlayacak ortamın geliştirmesi, dernek ve vakıfların kurulmasını sağlaması gerektiğine karar verildi. (3)
Türkiye Cumhuriyeti, Beş Yıllık Kalkınma planlarında 1968 yılından beri bu hedeflere yönelik ifadeler yer almaktadır. Kültür politikaları kapsamına dahil edilebilecek nitelikteki ulusal hedefler: gelir dağılımının adaleti, sosyal güvenlik, nüfus artışı, içgöç ve kentleşme, eğitim, sağlık, konut, çevre ve doğrudan kültürel kalkınmadır. (4)
Kültür politikası tartışmasına girmeden önce bilinmelidir ki; Türkiye Cumhuriyeti, zaten kuruluşunda, bu amaç doğrultusunda politikalar izlemiştir. Halkın eğitimi, sosyal refahına yönelik kültürel politikalar uygulanmaya çalışılmıştır. Daha önceki bölümlerde bahsedilen yurt gezileri buna bir örnektir. Benzer şekilde halkevleri ve köy enstitülerinin kurulması, Anadolu’daki en küçük birimlerde bile halkın eğitilmesi, kültürel donanıma sahip olması için önemli bir alt yapı çalışmasının parçasıdır. Ancak, siyasal gücün DP’ye geçmesi ile birlikte, kapatılan köy enstitüleri, kültür politikaları kapsamında, hükümetin geri adımını gösterir. “Devletin sanat ve kültür olaylarını planlı olarak yönlendirdiği, sanatsız bir yeniden yapılanmayı düşünmediği 1923–1945 dönemi oluşumlarının aksine 1950 sonrasında DP hükümeti, bu tür program sunmamış, kültür/sanat devinimlerinin dışında kalmıştır.”(5) Sanata ve sanatçıya olan desteğin azalması, iki bağımsız kurum olan Kültür Bakanlığı ve Turizm Bakanlığı’nın birleştirilip tek çatı altında toplanmasıyla da perçinlenmiştir. (6) Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın birleştirilmesi ve ayrılması cumhuriyet tarihinde birkaç kez gerçekleşmiştir ve tartışmalar dönem dönem 1971 yılından beri gündeme gelmektedir. Kültür ve Turizm Bakanlığı 2003 yılından bugüne tekrar tek çatı altında birleşmiş durumdadır.
Kültürel kalkınma, bütçe gerektiren bir durumdur. Ülkemizde, sanat ve kültürel faaliyetler için ayrılan bütçe her geçen gün düşmeye devam etmektedir. 1992 yılında, genel bütçe içindeki payı binde yedi olan Kültür Bakanlığı bütçesinin, 1998 yılında binde üç civarına indiğini belirtmek, yani kendi içinde yüzde 50 dolayında bir düşüşü vurgulamak bu konudaki ciddi sorunun dile getirilmesi açısından çok önemli bir göstergedir. (7) Türkiye’de bakanlığın ayırdığı fon, diğer ülkelerle karşılaştırıldığında da, Türkiye’de kültür politikalarına verilen önemin ne kadar yetersiz olduğu kendini gösterir:
"Birçok ülkede Kültür Bakanlığı bütçelerinin katma bütçe içindeki payları hiçbir zaman %1’in altına düşmemektedir. Avustralya’da %5, Danimarka’da %3,34, Almanya’nın çeşitli eyaletlerinde %2–3, İsviçre’de %2,5’tur. Türkiye’de, 1992’de binde 7,5; 98’de binde 3,2’ye düşmüştür." (8)
Türkiye’de kısıtlı imkanlarla çalışmalarını devam ettiren sanatçılara destek verilmesi gerekirken bunun tam tersi bir şekilde her geçen gün bütçe kısıtlanıyor, ayrıca sanatçılar maddi sorunların yanı sıra manevi olarak da devlet erkanı tarafından taciz edilmeye devam ediliyor. Nü resmin sansürlenmediği Türkiye sınırları içinde daha da gelişmesi beklenen kültürel politikalar daha da içinden çıkılmaz bir şekilde varlığını yitiriyor, sanatçı karşıtı politikalara dönüşüyor. Sanata sansürün sayısız örnekleri özellikle nü resimlerden oluşan sergilere geliyor. Fransız devrimiyle özdeşleşen resimlerden biri olarak bilinen eser, Eugene Delacroix'ya ait "Liberty Leading the People" (Halka Yol Gösteren Özgürlük) Milli Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı tarafından ders kitaplarından çıkarıldı. En yakın örneklerden biri ise Ankara’da bir alışveriş merkezinin galerisinde gerçekleşti. Savaş Simitli ve kursiyerlerinin işlerinden oluşan sergide kimi tabloların pornografik bulunması nedeniyle tablolar kaldırıldı.
Kültür politikaların yetersizliği, sanat, sanatçı ve sanatsever üzerinde uzun süredir devam eden baskı, sansür ve kaynaksızlık gibi sorunlara; bireyler, sivil toplum kuruluşları ya da özel sektör tarafından müdahale gelmiştir. Özellikle kültürün yağma odaklı geliştiği 1990’lı yıllarda, kültür politikaları da amaç olmaktan çıkmıştır. Kültür işleri sivil toplum ve özel sektörün elinde gelişmeye başlamıştır. İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) gibi kuruluşlar, özel sektör işbirliği ile kültür politikalarında söz sahibi olan, politikaları yönlendiren kuruluşların başında yerini almıştır. Sponsor gücüyle şekillenen özel sektör ve sivil toplum kuruluşlarının kültür politikaları da taraflı şekillenmektedir. Devletin vermesi gereken destek her geçen gün düşmekte ve bu nedenle de piyasanın istekleri doğrultusunda yeni kültür politikaları gelişmektedir. Daha küçük kapsamlı projeler, sponsorsuzluk nedeniyle yerel düzeyde gerçekleşmektedir. 2000li yıllarda ortaya çıkan bir sanat grubu ya da sanat projeleri bu nedenle Türkiye’nin kültür politikalarını şekillendirebilecek ekonomik ve siyasal güce erişememektedir ve yerel bazda faaliyetlerine devam etmek zorunda kalmaktadır. (9)
Emre Kongar, Kültür Politikaları üzerine gerçekleştirilen kongredeki bildirisinde Türkiye’nin kültür politikaları durumunu, eksikliğini altı maddede özetler:
1. 12 Eylül’den sonra, özellikle Özal dönemi ile birlikte “çok partili temsili demokrasinin” “çete ve tarikat devleti” sapması sendromu had safhaya erişmiştir. Bu oluşumun “demokrasi kültürünü” büyük ölçüde engellediği açık bir gerçektir.
2. Son yıllarda kentlere olan akımın planlanamaması sonunda ortaya çıkan gecekondulaşma olayı “yağma kültürünü” arabesk bir nitelikle tüm topluma egemen kılmış ve böylece Türkiye’de “temsili demokrasi” tarihsel ve doğal kültür varlıklarımızı koruyamaz durumuna düşmüştür.
3. Sivil toplum kuruluşları her ne kadar özellikle Kültür Bakanlığı tarafından dikkate alınmakta ve kültür ve sanat alanlarına verilen destek bu kuruluşlar aracılığı ile kanalize edilmeye çalışılmakta ise de sanat ve kültür insanlarını bünyesinde toplayan vakıfların ve meslek örgütlenmelerinin ne sayıları ne de güçleri yeterlidir.
4. Kültür ve sanat alanına ayrılan kamu fonları çok yetersizdir ve bu fonlar yıllar içinde azalma eğilimi göstermektedir.
5. Bir siyasal ve kültürel görüş, sahne ve müzik sanatlarına ayrılan kamu fonlarının kesilmesi için her yıl TBMM’de çıkış yapmayı geleneksel bir davranış haline getirmiştir. Bu tavır özellikle sahne sanatlarına yönelik önemli bir saldırı niteliği taşımakta ve bu alanda çalışanlar arasına önemli bir huzursuzluk kaynağı olmaktadır. Bu saldırının önlenmesi için, kamunun kültür ve sanat alanındaki destekleri, özerk bir yapıya kavuşturulmalı ve sahne ve müzik sanatlarının politikacıların olumsuz tutumlarından etkilenmeleri önlenmelidir.
6. Kültür ve sanat eğitimi, genel eğitim programları içinde çağdaş dünya ile bütünleşmeyi sağlayacak ve katılımı özendirecek bir yapıda değildir. Bu nedenle, sekiz yıllık temel eğitimin de, lise eğitiminin de yeniden, bu açıdan gözden geçirilmesi gerekmektedir. (10)
Türkiye’de birçok alanda planlamanın yetersiz olduğu gibi kültürel alanların planlanması üzerine politikaların üretilmesi de oldukça sınırlıdır. Devlet eliyle gerçekleştirilmesi gereken donanımların, özel sektöre verilmiş gibi göreve dönüştürülmesi kültür politikalarının olması gerektiği anlayışa ters düşmektedir. Türkiye’nin kuruluşundaki ilkeler arasında yer alan kültür politikaları konusunda, Anıl Çeçen’in ifadesine göre, “burjuvazinin kısa sürede palazlanması buna izin vermemiş ve egemen güce sahip çıkılırken kitlelere doğru devrimin halkçılık ilkesi doğrultusunda gelişen kültür ve seferberliğinin kızı kesilmiştir’’. (11) Halkçılık ilkesine dayanarak daha sonraki iktidar döneminde başlatılan alt yapı oluşumu sona erdirilerek, birçok üçüncü dünya ülkesine göre kendi kültür politikalarını geliştiren Türkiye, kendi yöneticilerinin eliyle geri adım atmaya zorlanmıştır.
21. yüzyıl koşullarında, kendi ulusunun ihtiyaçlarına karşı duyarlı, ekonomik alanda da uluslararası arenada da başarılı, demokratik ve duyarlı bir devletin, kültür politikalarına yaklaşımı da eşitlikçi, çoğulcu, farklı kimlikleri birleştiren ve uzlaştıran bir yapıda olmalıdır. Ancak Türkiye koşullarında, etnik tartışma ve çatışmaların devam ettiği, her geçen gün laiklikten uzaklaşıldığı, ekonomik anlamda, dar boğazdaki aile sayısının yükseldiği, iç ve dış borçlanmanın bitmediği bir ortamda, kültürel ihtiyaçların karşılanması da güçleşmektedir. Öncelikle karnını doyurmaya odaklı bir ailenin kültürel hayatlarını planlamaya yönelik çabalamaları düşünülemez. Devletin temel ihtiyaçlarını karşılamasını beklediği yoksul bir aile; tiyatro değil bir ekmek, bir asgari ücretli iş, çocuklarının eğitimi için çabalarken, sanatsal faaliyetlerin hayatlarına entegre edilmesi ütopiktir maalesef. “Devletin kültür ve sanat konusunda, cumhuriyet döneminde oluşturduğu geleneksel destek politikaları bir ölçüde sürdürülmüşse de, hem insan ve para kaynakları hem yaratıcılığın ve katılımın gerçekleştirilmesi, hem de özgürlüklerin korunması ve geliştirilmesi açısından özlenen hedeflere henüz varılamamıştır.” (12) Bunun temelinde elbette, gerici, dini ideolojileri ön planda tutan siyasetçinin payı büyüktür. Aynı şekilde, politikacıya olan güvenin sarsılmış olması da rant avcılığının bir gelir kapısı olarak algılanması, günümüz sosyal ve kültürel ortamındaki yozlaşmaya ışık tutmuştur. Bu noktada ortaya çıkan kültürel politikalar, yerel bazda, küçük ölçekte çalışmalar gerçekleştiren özel sektör ve sivil toplum kuruluşlarının görevi haline gelmiştir. Ülke kapsamında kültür politikalarının üretilmesi, uygulanması ve hedefe ulaşması günümüz koşullarında oldukça güçtür.
(1) E. Kongar, “Kültür Politikalarının Kalkınma Stratejisindeki Kültür Politikaları”, Türkiye’de Kültür Politikaları, (Haz: Evren Barın Egrik), İstanbul İKSV, Kasım 2006, s 37.
(2) Akt: Sibel Yardımcı, Kentsel Değişim ve Festivalizm: Küreselleşe İstanbul’da Bienaller, İstanbul: İletişim Yayınları, 2005, s. 120.
(3) Hıfzı Topuz, “Stockholm Kültür Politikaları Konferansının Değerlendirilmesi”, Kültür Politikaları, İKSV, s. 32–33.
(4) E. Kongar, “Kültür Politikalarının Kalkınma Stratejisindeki Yeri”, Türkiye’de Kültür Politikaları, s. 37–38.
(5) Zeynep Yasa Yaman, “1950’li yılların sanatsal ortamı ve temsil sorunu”, Toplum ve Bilim, s:79, Kış 1998, s. 96.
(6) Anıl Çeçen, Kültür ve Politika, s. 79.
(7) E. Kongar, “Kültür Politikalarının Kalkınma Stratejisindeki Yeri”, Türkiye’de Kültür Politikaları, S. 41.
(8) Ercan Karakaş, “Yaratıcılık ve Kültür Yaşamına Katılım”, Türkiye’de Kültür Politikaları, s. 50.
(9) Hafriyat, Oda Projesi, vb. sanat grupları, yerel bazda faaliyet göstererek, mekânları ve çevresindeki halkı etkilemekle yetinmektedir.
(10) E. Kongar, “Kültür Politikalarının Kalkınma Stratejisindeki Yeri”, Türkiye’de Kültür Politikaları, s. 43–44.
(11) Anıl Çeçen, Kültür Politikaları, s. 29.
(12) E. Kongar, “Kültür Politikalarının Kalkınma Stratejisindeki Yeri”, Türkiye’de Kültür Politikaları, s. 45
(Bu yazı ilk olarak Anadolu Üniversitei Güzel Sanatlar Kuram ve Eleştiri Yüksek Lisans Programı için hazırlanan "Sivil Toplum ve Sanatçı Grupları: Hafriyat Sanatçı grubu" adlı 2009 Nisan'da teslim edilmiş yayımlanmamış tezde kullanılmıştır. Yazının bu hali Aralık 2009 Rh + Sanart dergisinde yayımlanmıştır)
Türkiye’de Kültür Politikaları
İnsanoğlu, sadece ekonomik değil, sosyal de bir varlıktır. Yarattığı kültür, yaşadığı alan, tükettiği ürünlerin hepsinin bir eğilimi vardır. Ancak bu eğilimler kültürler arasında farklılaştığı gibi, koşullara bağlı olarak aynı kültür içinde de farklılık gösterir. İnsan hakları beyannamesince her bireyin eşit olduğu gerekçesiyle, her olanağa eşit uzaklıkta olması gerekir. Bu nedenledir ki, kültürel yapıyı oluşturan eğitim, sosyal, sağlık, sanat ve kültür faaliyetlerine her bireyin erişebilme olanağını sağlamak devletin görevidir. İmkânların sağlanması için kültür politikaları geliştirilmesi gerektiği anlayışı 1960’larda UNESCO tarafından ortaya konmuştur. Kültür politikaları, kalkınma politikalarının ayrılmaz bir parçasıdır. Sosyal bilimcilerin belirttiği üzere, kalkınma sadece ekonomik değil, kültüreldir de. Bu konu, Türkiye’de 1990’larda daha sık tartışılır olmuştur. Ancak bu tartışmanın artışından önce de, 1963 yılından bu yana, Beş Yıllık Kalkınma Planları dahilinde, gelir dağılımının adaleti, sosyal güvenlik, nüfus artışı, içgöç ve kentleşme, eğitim, sağlık, konut, çevre ve doğrudan kültürel kalkınma gibi konuları, ana hedefler arasında ayrıntılı olarak ele alınmıştır (1).
Kültür politikaları kavramı bireylerin, sadece ekonomik, sağlık, barınma koşulları değil, kültürel anlamda da belli bir kalkınmışlık noktasına getirilebilmesi için kurgulanmış politikalar kültürel politikalar kapsamına girmektedir. Her bireyin eşit hakları olduğu savından yola çıkılırsa, kültür politikaları kalkınma politikalarından bağımsız düşünülemez. Kültürel ihtiyaçlar, belli seçkin zümrelerin sahip olabileceği, lüks olmamalıdır. Oya Baydar, İKSV’nin düzenlediği festivaller hakkında, basında sert bir eleştiri yazısı yazar: “festivallerin ‘halka kapalı’ olduğunu söyler. Şüphesiz “ne gösterilerin yapılacağı yerlerin kapısında, ne davetiyelerin veya biletlerin üzerinde ‘halk giremez’ yazmamaktadır, fakat artık, toplumun farklı kesimleri arasında yükselen duvarlar “görünmez camlardan” yapılmaktadır. “Kim bir bilete aylarca öncesinden bin lira, hatta 200 lira ayırabilir? diye sorar Baydar. “İki yüz lira bir Orta Anadolu köylüsünün aylık geliridir.” (2)
Sanatın ve kültürel faaliyetlerin devlet eliyle şekillendirme ve destekleme fikri, Nazi ve Rus yönetimlerinin manipülasyonu kültür politikaları tartışmasında ilk akla gelen konu olmuştur. Sanatın ve sanatçının halka bütünleşmesi noktasında, devletin desteği ve sağladığı imkânların yanlı olması ihtimali, bahsi geçen kalkınma amacına ters düşmektedir. Bu noktada, 24 Ağustos – 2 Eylül 1970 yılında gerçekleştirilen Venedik konferansı çerçevesinde devletin sanatçının yeteneklerini geliştirmesi ve uygulaması için katkıda bulunması, kültürel faaliyetlerin sürekliliği için sivil toplumun sürece dahil edilmesini sağlayacak ortamın geliştirmesi, dernek ve vakıfların kurulmasını sağlaması gerektiğine karar verildi. (3)
Türkiye Cumhuriyeti, Beş Yıllık Kalkınma planlarında 1968 yılından beri bu hedeflere yönelik ifadeler yer almaktadır. Kültür politikaları kapsamına dahil edilebilecek nitelikteki ulusal hedefler: gelir dağılımının adaleti, sosyal güvenlik, nüfus artışı, içgöç ve kentleşme, eğitim, sağlık, konut, çevre ve doğrudan kültürel kalkınmadır. (4)
Kültür politikası tartışmasına girmeden önce bilinmelidir ki; Türkiye Cumhuriyeti, zaten kuruluşunda, bu amaç doğrultusunda politikalar izlemiştir. Halkın eğitimi, sosyal refahına yönelik kültürel politikalar uygulanmaya çalışılmıştır. Daha önceki bölümlerde bahsedilen yurt gezileri buna bir örnektir. Benzer şekilde halkevleri ve köy enstitülerinin kurulması, Anadolu’daki en küçük birimlerde bile halkın eğitilmesi, kültürel donanıma sahip olması için önemli bir alt yapı çalışmasının parçasıdır. Ancak, siyasal gücün DP’ye geçmesi ile birlikte, kapatılan köy enstitüleri, kültür politikaları kapsamında, hükümetin geri adımını gösterir. “Devletin sanat ve kültür olaylarını planlı olarak yönlendirdiği, sanatsız bir yeniden yapılanmayı düşünmediği 1923–1945 dönemi oluşumlarının aksine 1950 sonrasında DP hükümeti, bu tür program sunmamış, kültür/sanat devinimlerinin dışında kalmıştır.”(5) Sanata ve sanatçıya olan desteğin azalması, iki bağımsız kurum olan Kültür Bakanlığı ve Turizm Bakanlığı’nın birleştirilip tek çatı altında toplanmasıyla da perçinlenmiştir. (6) Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın birleştirilmesi ve ayrılması cumhuriyet tarihinde birkaç kez gerçekleşmiştir ve tartışmalar dönem dönem 1971 yılından beri gündeme gelmektedir. Kültür ve Turizm Bakanlığı 2003 yılından bugüne tekrar tek çatı altında birleşmiş durumdadır.
Kültürel kalkınma, bütçe gerektiren bir durumdur. Ülkemizde, sanat ve kültürel faaliyetler için ayrılan bütçe her geçen gün düşmeye devam etmektedir. 1992 yılında, genel bütçe içindeki payı binde yedi olan Kültür Bakanlığı bütçesinin, 1998 yılında binde üç civarına indiğini belirtmek, yani kendi içinde yüzde 50 dolayında bir düşüşü vurgulamak bu konudaki ciddi sorunun dile getirilmesi açısından çok önemli bir göstergedir. (7) Türkiye’de bakanlığın ayırdığı fon, diğer ülkelerle karşılaştırıldığında da, Türkiye’de kültür politikalarına verilen önemin ne kadar yetersiz olduğu kendini gösterir:
"Birçok ülkede Kültür Bakanlığı bütçelerinin katma bütçe içindeki payları hiçbir zaman %1’in altına düşmemektedir. Avustralya’da %5, Danimarka’da %3,34, Almanya’nın çeşitli eyaletlerinde %2–3, İsviçre’de %2,5’tur. Türkiye’de, 1992’de binde 7,5; 98’de binde 3,2’ye düşmüştür." (8)
Türkiye’de kısıtlı imkanlarla çalışmalarını devam ettiren sanatçılara destek verilmesi gerekirken bunun tam tersi bir şekilde her geçen gün bütçe kısıtlanıyor, ayrıca sanatçılar maddi sorunların yanı sıra manevi olarak da devlet erkanı tarafından taciz edilmeye devam ediliyor. Nü resmin sansürlenmediği Türkiye sınırları içinde daha da gelişmesi beklenen kültürel politikalar daha da içinden çıkılmaz bir şekilde varlığını yitiriyor, sanatçı karşıtı politikalara dönüşüyor. Sanata sansürün sayısız örnekleri özellikle nü resimlerden oluşan sergilere geliyor. Fransız devrimiyle özdeşleşen resimlerden biri olarak bilinen eser, Eugene Delacroix'ya ait "Liberty Leading the People" (Halka Yol Gösteren Özgürlük) Milli Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı tarafından ders kitaplarından çıkarıldı. En yakın örneklerden biri ise Ankara’da bir alışveriş merkezinin galerisinde gerçekleşti. Savaş Simitli ve kursiyerlerinin işlerinden oluşan sergide kimi tabloların pornografik bulunması nedeniyle tablolar kaldırıldı.
Kültür politikaların yetersizliği, sanat, sanatçı ve sanatsever üzerinde uzun süredir devam eden baskı, sansür ve kaynaksızlık gibi sorunlara; bireyler, sivil toplum kuruluşları ya da özel sektör tarafından müdahale gelmiştir. Özellikle kültürün yağma odaklı geliştiği 1990’lı yıllarda, kültür politikaları da amaç olmaktan çıkmıştır. Kültür işleri sivil toplum ve özel sektörün elinde gelişmeye başlamıştır. İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) gibi kuruluşlar, özel sektör işbirliği ile kültür politikalarında söz sahibi olan, politikaları yönlendiren kuruluşların başında yerini almıştır. Sponsor gücüyle şekillenen özel sektör ve sivil toplum kuruluşlarının kültür politikaları da taraflı şekillenmektedir. Devletin vermesi gereken destek her geçen gün düşmekte ve bu nedenle de piyasanın istekleri doğrultusunda yeni kültür politikaları gelişmektedir. Daha küçük kapsamlı projeler, sponsorsuzluk nedeniyle yerel düzeyde gerçekleşmektedir. 2000li yıllarda ortaya çıkan bir sanat grubu ya da sanat projeleri bu nedenle Türkiye’nin kültür politikalarını şekillendirebilecek ekonomik ve siyasal güce erişememektedir ve yerel bazda faaliyetlerine devam etmek zorunda kalmaktadır. (9)
Emre Kongar, Kültür Politikaları üzerine gerçekleştirilen kongredeki bildirisinde Türkiye’nin kültür politikaları durumunu, eksikliğini altı maddede özetler:
1. 12 Eylül’den sonra, özellikle Özal dönemi ile birlikte “çok partili temsili demokrasinin” “çete ve tarikat devleti” sapması sendromu had safhaya erişmiştir. Bu oluşumun “demokrasi kültürünü” büyük ölçüde engellediği açık bir gerçektir.
2. Son yıllarda kentlere olan akımın planlanamaması sonunda ortaya çıkan gecekondulaşma olayı “yağma kültürünü” arabesk bir nitelikle tüm topluma egemen kılmış ve böylece Türkiye’de “temsili demokrasi” tarihsel ve doğal kültür varlıklarımızı koruyamaz durumuna düşmüştür.
3. Sivil toplum kuruluşları her ne kadar özellikle Kültür Bakanlığı tarafından dikkate alınmakta ve kültür ve sanat alanlarına verilen destek bu kuruluşlar aracılığı ile kanalize edilmeye çalışılmakta ise de sanat ve kültür insanlarını bünyesinde toplayan vakıfların ve meslek örgütlenmelerinin ne sayıları ne de güçleri yeterlidir.
4. Kültür ve sanat alanına ayrılan kamu fonları çok yetersizdir ve bu fonlar yıllar içinde azalma eğilimi göstermektedir.
5. Bir siyasal ve kültürel görüş, sahne ve müzik sanatlarına ayrılan kamu fonlarının kesilmesi için her yıl TBMM’de çıkış yapmayı geleneksel bir davranış haline getirmiştir. Bu tavır özellikle sahne sanatlarına yönelik önemli bir saldırı niteliği taşımakta ve bu alanda çalışanlar arasına önemli bir huzursuzluk kaynağı olmaktadır. Bu saldırının önlenmesi için, kamunun kültür ve sanat alanındaki destekleri, özerk bir yapıya kavuşturulmalı ve sahne ve müzik sanatlarının politikacıların olumsuz tutumlarından etkilenmeleri önlenmelidir.
6. Kültür ve sanat eğitimi, genel eğitim programları içinde çağdaş dünya ile bütünleşmeyi sağlayacak ve katılımı özendirecek bir yapıda değildir. Bu nedenle, sekiz yıllık temel eğitimin de, lise eğitiminin de yeniden, bu açıdan gözden geçirilmesi gerekmektedir. (10)
Türkiye’de birçok alanda planlamanın yetersiz olduğu gibi kültürel alanların planlanması üzerine politikaların üretilmesi de oldukça sınırlıdır. Devlet eliyle gerçekleştirilmesi gereken donanımların, özel sektöre verilmiş gibi göreve dönüştürülmesi kültür politikalarının olması gerektiği anlayışa ters düşmektedir. Türkiye’nin kuruluşundaki ilkeler arasında yer alan kültür politikaları konusunda, Anıl Çeçen’in ifadesine göre, “burjuvazinin kısa sürede palazlanması buna izin vermemiş ve egemen güce sahip çıkılırken kitlelere doğru devrimin halkçılık ilkesi doğrultusunda gelişen kültür ve seferberliğinin kızı kesilmiştir’’. (11) Halkçılık ilkesine dayanarak daha sonraki iktidar döneminde başlatılan alt yapı oluşumu sona erdirilerek, birçok üçüncü dünya ülkesine göre kendi kültür politikalarını geliştiren Türkiye, kendi yöneticilerinin eliyle geri adım atmaya zorlanmıştır.
21. yüzyıl koşullarında, kendi ulusunun ihtiyaçlarına karşı duyarlı, ekonomik alanda da uluslararası arenada da başarılı, demokratik ve duyarlı bir devletin, kültür politikalarına yaklaşımı da eşitlikçi, çoğulcu, farklı kimlikleri birleştiren ve uzlaştıran bir yapıda olmalıdır. Ancak Türkiye koşullarında, etnik tartışma ve çatışmaların devam ettiği, her geçen gün laiklikten uzaklaşıldığı, ekonomik anlamda, dar boğazdaki aile sayısının yükseldiği, iç ve dış borçlanmanın bitmediği bir ortamda, kültürel ihtiyaçların karşılanması da güçleşmektedir. Öncelikle karnını doyurmaya odaklı bir ailenin kültürel hayatlarını planlamaya yönelik çabalamaları düşünülemez. Devletin temel ihtiyaçlarını karşılamasını beklediği yoksul bir aile; tiyatro değil bir ekmek, bir asgari ücretli iş, çocuklarının eğitimi için çabalarken, sanatsal faaliyetlerin hayatlarına entegre edilmesi ütopiktir maalesef. “Devletin kültür ve sanat konusunda, cumhuriyet döneminde oluşturduğu geleneksel destek politikaları bir ölçüde sürdürülmüşse de, hem insan ve para kaynakları hem yaratıcılığın ve katılımın gerçekleştirilmesi, hem de özgürlüklerin korunması ve geliştirilmesi açısından özlenen hedeflere henüz varılamamıştır.” (12) Bunun temelinde elbette, gerici, dini ideolojileri ön planda tutan siyasetçinin payı büyüktür. Aynı şekilde, politikacıya olan güvenin sarsılmış olması da rant avcılığının bir gelir kapısı olarak algılanması, günümüz sosyal ve kültürel ortamındaki yozlaşmaya ışık tutmuştur. Bu noktada ortaya çıkan kültürel politikalar, yerel bazda, küçük ölçekte çalışmalar gerçekleştiren özel sektör ve sivil toplum kuruluşlarının görevi haline gelmiştir. Ülke kapsamında kültür politikalarının üretilmesi, uygulanması ve hedefe ulaşması günümüz koşullarında oldukça güçtür.
(1) E. Kongar, “Kültür Politikalarının Kalkınma Stratejisindeki Kültür Politikaları”, Türkiye’de Kültür Politikaları, (Haz: Evren Barın Egrik), İstanbul İKSV, Kasım 2006, s 37.
(2) Akt: Sibel Yardımcı, Kentsel Değişim ve Festivalizm: Küreselleşe İstanbul’da Bienaller, İstanbul: İletişim Yayınları, 2005, s. 120.
(3) Hıfzı Topuz, “Stockholm Kültür Politikaları Konferansının Değerlendirilmesi”, Kültür Politikaları, İKSV, s. 32–33.
(4) E. Kongar, “Kültür Politikalarının Kalkınma Stratejisindeki Yeri”, Türkiye’de Kültür Politikaları, s. 37–38.
(5) Zeynep Yasa Yaman, “1950’li yılların sanatsal ortamı ve temsil sorunu”, Toplum ve Bilim, s:79, Kış 1998, s. 96.
(6) Anıl Çeçen, Kültür ve Politika, s. 79.
(7) E. Kongar, “Kültür Politikalarının Kalkınma Stratejisindeki Yeri”, Türkiye’de Kültür Politikaları, S. 41.
(8) Ercan Karakaş, “Yaratıcılık ve Kültür Yaşamına Katılım”, Türkiye’de Kültür Politikaları, s. 50.
(9) Hafriyat, Oda Projesi, vb. sanat grupları, yerel bazda faaliyet göstererek, mekânları ve çevresindeki halkı etkilemekle yetinmektedir.
(10) E. Kongar, “Kültür Politikalarının Kalkınma Stratejisindeki Yeri”, Türkiye’de Kültür Politikaları, s. 43–44.
(11) Anıl Çeçen, Kültür Politikaları, s. 29.
(12) E. Kongar, “Kültür Politikalarının Kalkınma Stratejisindeki Yeri”, Türkiye’de Kültür Politikaları, s. 45
(Bu yazı ilk olarak Anadolu Üniversitei Güzel Sanatlar Kuram ve Eleştiri Yüksek Lisans Programı için hazırlanan "Sivil Toplum ve Sanatçı Grupları: Hafriyat Sanatçı grubu" adlı 2009 Nisan'da teslim edilmiş yayımlanmamış tezde kullanılmıştır. Yazının bu hali Aralık 2009 Rh + Sanart dergisinde yayımlanmıştır)
10 Kasım 2009 Salı
iş güç derken...
Merhaba.. o kadar uzun zaman oldu ki gene bu sayfaya yazmayalı... Hep yazıcam, burayı güncel tutacağım diye kendime söz verip sonra boşlıyorum. Yeni işim nedeniyle, 7 Kasımda Kahramanmaraş'taydım... O yüzden de 6 Kasım Alt Sokak sadece müzik doluydu... 20 Kasım'da ise Alt Sokak yeni saatinde yayında olmaya devam edecek. Facebook fan page her geçen gün yeni katılımlarla büyüyor... Siz de dahil olup güncellemeleri takip edebilirsiniz. Ayrıca blogger üyesiyseniz, blog sayfasını da takip etmek mümkün.. (Yaşasın teknoloji!!!) bugünlük burada keseyim zira kontrol edilmesi gereken çeviriler bekler...
27 Haziran 2009 Cumartesi
27 Eylül 2008 Cumartesi
"find another way to die"
bir şarkıyı dinlersiniz, bi şey anlamazsınız, başa döner bi daha dinlersiniz. sonra du bi daha dinliyim, hmm güzel galiba bi kere daha mı dinlesem diye döner durur. bi bakmışsınız, şarkı arka arkaya 20 kere çalmış. işte bu tarz şarkıların hastasıyım. yeni james bond şarkısını da ilk dinlediğimde anlamadım bi şey bi daha dinliyim dedim. aslında bond şarkılarını kendi içinde bir tutarlılığı vardır, yaylıların yarattığı ihtişam, elektro gitarların alıp götürdüğü melodiler, üflemelilerin orkestrasyona katılışı ve tabii ki gümbür gümbür bir vokal. şimdi bu genel geçer hadise bi duran duran'da bozulmuştu. bu sene de jack white ve alicia keys ikilisinin another way to die da bozulmuş. jack white'in tiiiizzz sesi, alica keys'i geride bırakmış, yani bu hatun o sesle jack white'a kendini ezdirmiş ya helal olsun. yani sevdin mi peki, hala bilmiyorum. 20yi bulmadan bi karar vericem şarkıyla alakalı, ama üzerine yazdıracak kadar beni şaşırttı. bi de düzgün bir ortamda dinlemem lazım, bilgisayardan olmuo, kulaklık, kalite bir ortam da gerek... bakalım son yorumlarımı da iliştiririm.
güzel bir şeker bayramı dinlerim.
güzel bir şeker bayramı dinlerim.
28 Nisan 2008 Pazartesi
ÖSYM Gözümü Yeeee
bu naçizane şarkı sözüyle başlığımızı belirledik efenim. bugün sevgili devletimin memuru olmak isteyen gençlerin kpss sınav heyecanına dair ilk olay gerçekleşmiş ve başvurular başlamıştır.. bilmem kaç yüz yerde yapılabilecek başvurularda 4 oturumla gerçekleşek bu sınavlar silsilesini atlatıp da yüksek puan tutturan sevgili memleketimin biricik beyinleri 2 günlük maratondan sonrası bi süre kullanıma kapatılacaktır. bu 4 oturumdan 3'e ne katıldığı ve 90 civarı not alan parlak dostlar devlet kadrolarında bi yerlere yerleşcekler. gel gör ki benim gibi kıta avrupası ve amerikan ideolojisinin yoğun etkisi altında ingilizce sosyoloji eğitimi almış, üzerine de sanat teorisi okumuş birisi bu sınavın ikinci gününde sorulacak sorulara alık alık bakmanın ötesine gidemez. neymiş, kültür bakanlığı beni rüyasında görürmüş. bugün bunu anladık... devletimin kültür bakanlığında barınmam için mevcut eğitimim üzerine bir de çalışma ekonomisi okumam gerekirmiş. aslında neymiş, benden memur, memleketin sanat dünyasında anlamlı işler yapabilecek bürokrat çıkmazmış. mevcut hükümet buna izin vermezmiş..
sonuç: tuçe tez yazar, okur okur okur...
sonuç: tuçe tez yazar, okur okur okur...
15 Nisan 2008 Salı
Across the Universe
Sonunda izledim, pek de beğendim. Bir süredir indirsem de izlesem dediğim filmlerden biriydi. The Beatles şarkılarıyla bezenmiş müzikalimtrak bir film Across the Universe. IMDB bilgisi için buyrun... Çok anlatılcak bi şey yok aslında, seyretmeli.. The Beatles sevmeyenler izlemesin ama.. çok bayabilir.. güzel sürprizler de var, ummadık adamlar Beatles şarkılarıyla karşınıza çıkıyor.. Bono, I Am The Walrus, Joe Cocker'da Come Together söylemiş, pek güzeldi. Bu arada filmin başrol oyuncusu Jim Sturgess memlekette de yakında gösterime girecek olan 21'in oyucularından biri.. O filmi de pek bi merak ediyorum. Filmin müzikleri şahane...
E sonunda derin sessizliğime de bi son verdim, hayırlı olsun :D
E sonunda derin sessizliğime de bi son verdim, hayırlı olsun :D
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
